Romandan Sinemaya Uyarlanan Türk Filmleri

Murtaza

Murtaza filmi, Orhan Kemal'in ölümsüz eseri Murtaza temel alınarak sinemaya aktarılmıştır.

Romanlarında dönemin toplumsal yapısına dair derin izler taşıyan, realist bakış açısıyla toplumun işleyişini bozan ‘sahtekarlık, kandırmaca ya da yasal hırsızlık’ gibi birçok kavramı işleyen Orhan Kemal’in yetenekli kaleminden çıkan ve yine bu çizgide bir eser olarak 1952 yılında basılan Murtaza, Yunanistan’dan Türkiye’ye göçen ve yalan beyan yaparak arsa sahibi olmayı reddetmesi dolayısıyla ‘fukaralıktan öteye gidemeyen’ bir bekçinin ders niteliğinde hikayesidir ve bu hikaye, 1965 yılında yönetmen koltuğunda Tunç Başaran, oyuncu kadrosunda ise Yeşilçam’ın tanınan simaları Müsfik Kenter, Ayfer Feray ve Tunç Oral’ın yer aldığı bir ekip tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır.

Görevine bütünüyle bağlı bekçi Murtaza, karşılılaştığı zorluklarla aç kalma pahasına mücadele ederken yaşamın acı gerçekleriyle karşı karşıya kalacak fakat inancından, ‘hak ve adalet’ kavramlarına olan bağlılığından bir an olsun vazgeçmeyecektir.

” Yok idi tarlalarımız, konaklarımız amma, var idi arslan yavrusu arslan dayım Hasan Bey, Kolağası. Hatırlamam ben, anlatır büyüklerim, dökmüş mübarek kanını kutsal vatan topraklarına Balkan Harbi’nde. “

Vurun Kahpeye

Vurun Kahpeye, romandan sinemaya uyarlanan Türk filmleri içerisinde önemli bir yer tutar.

Kurtuluş Savaşı dönemine ve kadınların Türk toplumundaki yerine dair yazdığı romanlar ile Türk romanında unutulmazlar arasında yer alan isimlerden biri olan Halide Edip Adıvar’ın kaleminden çıkan eserlerden biri olan ve paragrafın başında belirtilen iki çerçeveye de dokunan Vurun Kahpeye romanı, Türk Sineması’nda 1949, 1964 ve 1973 yılları olmak üzere üç kez beyaz perdeye aktarılmış olsa da, bu üç film içerisinde başrollerinde Hale Soygazi, Tugay Toksöz ve Tanju Gürsu’nun yer aldığı 1973 yapımı film, hafızalarda yer edinme başarısını elde etmiştir.

Taşranın eğitime kendini adayan idealist öğretmen Aliye’nin, öğretmen atandığı köyü deyim yerindeyse esaret altına alan ve kadını toplumdan dışlayarak eve hapsetmeye gayret edinen yobazlara karşı verdiği mücadeleyi Kurtuluş Savaşı çerçevesinde inceleyen Vurun Kahpeye’nin temelinde yatan bir diğer nokta da; Kuvay-i Milliyeci Tosun ile Aliye’nin yürekleri burkan sevdasıdır.

Vurun Kahpeye temelinde yatan noktalar ile oldukça derin bir şekilde tahlil edilmesi gereken bir eser olup, Halide Edip’in romanda Aliye karakteri altında ortaya çıkarttığı kadın kimliği, ilerleyen yıllarda Türk kadınına ışık tutacak niteliktedir. Burada esere yalnızca tek bir yönden yaklaşmak yanlış bir bakış açısıdır. Maarif Müdürlüğü’nde taşra görevinden kaçan öğretmenlerin tenkit edilerek Aliye’nin bu görevi gönüllü olarak kabul etmesi süreci, dönemin İstanbul’unun Anadolu’ya yani taşraya bakışını özetler niteliktedir.

Film ile roman arasındaki ilişkiye değinecek olursak; romandaki duygu yüklü diyalogların ve fedakarlıkların filmde tam anlamıyla yansıtılabildiğini söyleyememekle birlikte, dönemin şartları içerisinde başarılı sayılabilecek bir filmin ortaya çıktığını ve bu tarz çalışmaların önünü açması bakımından oldukça önemli bir yapıt olduğunun altını çizmek gerekir.

” Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi.. “

Selvi Boylum Al Yazmalım

Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov'un Kırmızı Eşarp eserinden kurgulanmıştır.

Cengiz Aytmatov’un tasvir yönü kuvvetli ve okuyucuyu tümüyle içine çeken kaleminden çıkan ve 1970 yılında okurlar ile buluşan eserinden uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmi, 1977 yılında yönetmen koltuğunda Atıf Yılmaz, başrollerinde ise Kadir İnanır, Türkan Şoray ve Ahmet Mekin’in yer aldığı yetenekli bir ekip ile beyaz perdede yer bulmuş, aradan yıllar geçmesine rağmen hafızalardaki yerini koruyarak Yeşilçam’ın en iyi aşk filmlerinden biri olarak gösterilmiştir. Tabii bu eser doğrudan Türk Edebiyatı’na ait bir romandan uyarlanmamış olsa da, kültürel ve tarihi bağlarımız Cengiz Aytmatov romanlarının bu kapsamda değerlendirilmesinin önünü açan temel etken olmuştur.

Tabii kitap temel alınarak beyaz perdeye aktarılan yapıtların birçoğunda olduğu gibi burada da zaman zaman kitap ile filmin uyuşmaması ve İlyas ile Asel’in aşkının yoğunluğunun kitapta okura daha ne aktarılıyor olması, filmi kitabın bir adım gerisinde bırakmış olsa da, Selvi Boylum Al Yazmalım’ın aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Türk Sineması’ndaki sarsılmaz yerinin değişmediği gerçeğine etkimeyecektir.

” Bizimle konuşmuyor arkadaş. Peki niye konuşmuyor ? Bizi adam yerine koymuyor mu diyorsun ? Ziyani yok, gülüşü yeter bize.. “

Ağır Roman

Sinemaya uyarlanan Türk romanları içerisinde oldukça önemli ve dikkat çekici bir yere sahiptir.

Metin Kaçan tarafından kaleme alınan ve 1990 yılında kitapseverler ile buluşan Ağır Roman, 1997 yılında sernayo bizzat yazar tarafından hazırlacak şekilde beyaz perdeye aktarılmış, yönetmen koltuğunda Mustafa Altıoklar otururken, filmin başrolünde; Müjde Ar ve Okan Bayülgen yer almıştır. Kitaptan beyaz perdeye aktarılan eserlerin birçoğunda film kitabın gölgesinde kalmasına karşın, Ağır Roman için bu durumun tam anlamıyla bu çizgide ilerlemediğini net bir şekilde söylemek mümkündür. Gerek oyunculuk performansları, gerek film içerisinde tercih edilen mekanlar filmi oldukça ilgi çekici hale getirmiş ve Yeşilçam sonrası Türk Sineması’nda işlediği konu itibariyle ses getirecek bir noktada konumlandırmıştır.

Ağır Roman, İstanbul’un arka sokaklarındaki yaşamları konu alan ve bu sokaklarda yaşayan insanların topluma, hayata bakış açılarını, yaşama nasıl tutunduklarını ya da tutunmaya çalıştıklarını işleyen bir eserdir. Mahalledeki liderlik çekişmesi filmde o denli güzel anlara sahne olmuştur ki bu durum, klasik ‘mafya ya da kabadayı’ filmlerinden ziyade varoşların bir gerçeği olarak izleyiciye aktarılmıştır. Kitap ile filmin paralel gittiği bir nokta da; mahalledeki yaşamın detaylarıdır. Tabii filmde bu detayların tümüne yer verilmemesi mümkün olmamakla birlikte, kitapta varoşlarda mücadeleye dair birçok çarpıcı anektot okur ile paylaşılmıştır.

” Her hayatın bir ağırlığı vardır koçum, seninki kaç tartıyor ?”

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa'nın kendi yaşamını anlattığı bir otobiyografi eserdir.

Peyami Safa ile özdeşleşen ve büyük beğeni toplayan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu isimli romanında uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Nejat Saydam otururken, başrollerinde Kartal Tibet (Burhan) ve Hülya Koçyiğit (Nüzhet) yer alırken bu isimlere; Muzaffer Tema (Ragıp) ve Aliye Rona (Aliye) gibi Yeşilçam’ın bilinen yüzleri eşlik eder. 1967 yılında beyaz perdede izleyiciler ile buluşan filmde Kartal Tibet ve Hülya Koçyiğit ikilisinin arasındaki sahneler büyük beğeni toplamış, film de en az roman kadar popülariteye sahip olmuştur.

7 yaşından beri dizindeki bir hastalıktan dolayı birçok problem ile karşılaşan bir çocuğa 15 yaşında ‘Kemik Veremi’ teşhisi konulması ve hastalığı dolayısıyla iyi beslenmesi ve bakılması gereken bu çocuğun akrabaları olan bir Paşa’nın yanına taşınmaları ile başlayan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu; kahramanımızın yani yazarın kendisinin Paşa’nın kızı Nüzhet’e aşık olması ile şekillenir ve ailesinin Nüzhet’i kendisinden yaşça hayli büyük bir doktor ile evlendirmeyi istemesi neticesinde kahramanımız ile Nüzhet’in yaşamları pahasına kaçmaları ile sonuç aşamasına doğru ilerleyen bir eser olarak tanımlanabilir.

Otobiyografi olduğu kadar psikoloji yönüyle dikkat çeken bir roman da olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, hastalığına rağmen Nüzhet’e olan aşkı sayesinde yaşama tutunmayı amaç edinen bir gencin yaşamına odaklanmasının yanında karakterlerin Fransız ve Avrupa hayranlığını kullanarak dönemin sosyal yapısına da eleştiri getirir.

Yılanların Öcü 

Fakir Baykurt’un kaleminden çıkan ve köy yaşamına dair önemli tenkitlerin ve tespitlerin bulunduğu bir eser olan Yılanların Öcü, 1954 yılında kaleme alınmış ve değindiği noktalar sebebiyle dönemin hükümeti tarafından soruşturmaya alınarak 1959’da yazarın öğretmenlikten uzaklaştırılmasına neden olan bir yapıttır.

Roman, sinemaseverler ile 1962 ve 1985 yıllarında iki kez buluşmuş, 1962 yılında çekilen filmin yönetmen ve senarist koltuğunda Metin Erksan oturmuştur. Her iki film karşılaştığında 1985 yılında izleyici ile buluşan ve başrollerinde Kadir İnanır, Fatma Girik, Serpil Çakmak ve Erdal Özyağcılar gibi usta isimlerin yer aldığı film ile Fikret Hakan ve Erol Taşlı 1962 yapıtı arasında net bir farklılık ortaya koymak, her iki yapıtta da emeği geçen usta isimlerin varlığı sebebiyle pek mümkün değildir.

Karataş Köyü’nde geçen hikayede yazar, toprak kavgası üzerinden köydeki otoriteyi eleştirmiş ve otoriteye baş kaldıran bir ailenin dramatik öyküsünü işlemiştir. Tabii burada köy ortamında otoriteyi elinde bulunduran Muhtar ya da toprak ağalarının, geniş bir perspektifte halk açısından aldığı karşılık önemlidir. Bu bakış açısıyla eser; halkın emeğini sömüren, toprak ve mülkiyet kavramlarını ortadan kaldıran yapıların tümünü deyim yerindeyse topa tutmuş ve bu misyonu oldukça başarılı bir şekilde yerine getirmiştir.

Çalıkuşu

Çalıkuşu, romandan sinemaya uyarlanan filmler içerisinde üst sıralarda yer alan bir yapıttır.

Reşat Nuri Güntekin’in kaleminden çıkan ve son dönemde popüler kültürün beklentilerini karşılamak amacıyla dizilere de konu edinen Çalıkuşu, 1966 yılında yönetmen koltuğunda Bekçiler Kralı, Yüz Numaralı Adam ve Şaka ile Karışık gibi filmlerle sinemaseverlerin belleğinde yer alan Osman Fahri Seden’in oturduğu; başrollerinde ise Türkan Şoray (Feride) ve Kartal Tibet’in (Kamuran) yer aldığı bir ekip ile beyaz perdeye aktarılmıştır.

Anne ve babasısız büyeyen Feride’nin, teyzesinin yanına yerleştikten sonra teyzesinin oğlu Kamuran’a aşık olması ve onunla nişanlanması ile başlayan film, Feride’nin Kamuran’ın onu aldattığını öğrenmesi ile karmaşıklaşır ve teyzesinin yanında ayrılarak öğretmen olan Feride, Anadolu’da birçok zorluğa göğüs gererek mesleğinin gereklerini yerine getirmeye çalışır.

Yalnızca Yeşilçam’ın değil Türk Sineması’nın en güzel oyunclarından biri olarak kabul gören Türkan Şoray’ın büyük beğeni topladığı film, en az romanı kadar ilgi çekmiş ve aradan uzun yıllar geçmesine karşın hoş bir anı olarak sinemaseverlerin hafızasındaki yerini korumayı başarmıştır.

Leave Comment